Bu kaçıncı anlatmaya yeltenişim, her seferinde başarısızlıkla sonuçlanan bu girişimimin yirminci yılı, bunca zamandır bıkmadan usanmadan denedim hissettiklerimi dile dökebilmeyi, miş'li geçmiş zamanda değil üstelik, yirmi yıldır her gün bir yenisi eklenerek çığ gibi üzerime gelen şimdiki zamanda günbegün büyüyen o hisleri. En soğukkanlı anım bu belki de, onun için seçtim bugünü, şimdiyi..
Bir yaz akşamı, hava henüz apaydınlık, dışarda çocuklar koşturuyor, akşam yemeği hazırlıkları yapıyor anneler, balkon kapısından gelen o esinti biraz hafifletiyor insanın içini ezen o sıcaklığı. Çalan telefon... duyulan o ses karşısındaki bir anlık durgunluk, dünyanın o an yıkıldığına şahitlik edebilirim. Eğer keskin çizgiler konulabiliyorsa hayata, her şeyin orta yerinden birleşmemecesine koptuğu o an işte, benim ve benimle birlikte onlarca kişinin miladı.
Sonrası şuursuz bir koşturmaca, sanki kaldığı yerden hayat devam edecekmiş gibi hala aptalca bir ümitsizlik, var olana inanmama, aklın almaması olup bitenleri, inkar, beklenti, ümit, acı, gözyaşı, hala ümit, görülmeyene inanmamanın suret bulmuş hali, yaz, sıcak, delicesine bir yağmur, beklenmeyen vurgun, bir daha olmayacak olman, keskin yokluğun. Bir gün bunları bu cümlelerle kağıda dökeceğim aklıma bile gelmezdi, yaşanırken her şey biraz daha net, sözcükler yetersiz..
Toprak kokuyor... yağmuru sevmiyorum, etrafımda niye orda olduklarını bilmeyen, aynı duyguları paylaştığımız ama birbirimizi görmezden geldiğimiz bir yığın insan, gözlerim kapanıyor, olanların ne kadarı gerçek, gelecek bir haberle her şey tersine dönebilir belki diye düşünmekten alıkoyamıyorum kendimi, oysa yaşananlar alabildiğine açık, sadece zihnime huzur vermeyen, beni yanıltmaya çalışan, kabul edersem nasıl devam edeceğini bilememenin korkusu.
Kulağını sıyıran ama şakağına saplanan o kurşunları görmemek, hala eski haliyle hatırlama isteği yüzünü, o gün biraz olsun hafiflettiyse de, gerçekten uzak kalmanın zamana yayılan ağrısı sonraki günlerde en büyük kabusu oldu günlerimin. Çalan her kapıda, gelen her telefonda, beklemeye devam ettik, ya her şey bir hatadan ibaretse, ya biri çıkıp karşımıza olup bitenlerin bir kurgu olduğunu söyleyecekse. Biri çıktı da nihayet, geldi, konuşmasını beklerken biz, sustu o, baktı öyle günlerce, korktu, korkuları bulaştı bize de, uykuları bölündü, böldü bizim de rüyaya muhtaç uykularımızı.
Mektup geldi sonra, sana gönderdiğimiz son mektup.. Niye anlatıyorum bunları bugün bilmiyorum, geçen bunca zamana rağmen hala soğukkanlılıkla anlatacak gücüm yok, sözcüklere dökmek hafifletiyor, üzerinde ağıyı alıp götürüyor belki de. Bir borç gibi hem de.. Okunmamış bir mektup, gönderileni bulunamayan, gönderenin bulduğu anda silaha dönüşebilecek güçte bir kağıt parçası. Diğer bütün mektuplarla birlikte geldi, fotoğraflar, kartpostallar..
Sana veda hiç kolay olmadı, seninle birlikte herkes bir parçasını nereye olduğunu bilmediği bir yerlere gönderdi, biyolojik süreci devam ettirecek kadar bir yaşam belirtisi kiminde, kiminin gözlerinde ise yenilgiyi kabullenmiş yoğun, katı, geceye benzer bir karanlık. Resmini cüzdanımda taşıdığım yıllar boyunca, zor geldi vedalaşmak benim için de. O olaydan sadece birkaç ay sonra, Eskişehir sokaklarında sana benzeyen bir sürü adam gördüm, gözlerimi bulundukları noktaya kilitleyip öylece bakakaldığım nice an.
Bazı şeyler net değil hala kafamda, binlerce soru yanıtsız, bir öfke hedefinden çoktan uzaklaşmış, hatırladığım en net şey yaklaşan kış, yeri acımasızca kaplayan ilk kar, soğuk, cehennem, özlem, gece, soğuk, karanlık, gece...
Her şeye bir boş vermişlik içinde yaklaştığım günler, anlar.. Olan bitenin şaşırtmadığı, hissetmekten çok uzak bir gözlemci serinkanlılığıyla geçirilen uzun bir zaman dilimi, yıllar.. Üzerinde bir daha hiçbir bitkinin yaşayabileceğine inanmadığım - dahası böyle bir inanmama duygusundan bile uzak olduğum- zamanların üzerini kararlılıkla örten bir toprak.
Düşündüm de aslında her şey bir o kadar iç içeyken, bir o kadar da değil, ufka uzanan sonsuz yollar misali, farklı kulvarlarda akıp gitti hayat, geçen günlere bakınca neden bir anını bile özlemediğimi açıklamaya yetecek yeterince kanıtım var elimde galiba. Ben sadece geçmek istiyordum o yolları, varılacak yeri bir an önce görmek, bir açıklama bulabilme ihtimali.
Yaşamın döngüsünü algılamam zaman aldı, bazı şeyleri çok geç anlıyorum işte. Ne kadar şanslı olduğumu anladım, seninle geçirdiğimiz zamanlarda aslında nasıl da şekillendiğini benliğimin, erken gitsen de, hiç yaşamımda olmama ihtimalinden daha acımasız olmadığını. Bu da tohumlarını küçükken ektiğin, işin içinden çıkamadığımda bir mantık bulabilmek için kullandığım iyimser yaklaşımların bir ürünü galiba.
Dün bulduğum bir fotoğraf karesi sebep oldu bunları anlatmama aslında, seninle birlikte gülmeden geçirdiğimiz hiçbir an olmamasına rağmen hafızamda, yanında ciddi bir suratla objektife bakıyorum, bütün bu olup bitenden birkaç yıl öncesi sanırım. Tuhaf bir kare aslında, yüzyıllar öncesine ait suratlar sanki karşımdakiler, zamanın eskitemediği bir sen varsın, geri kalan her şey çoktan eskidi.
Dün bulduğum bir fotoğraf karesi sebep oldu bunları anlatmama aslında, seninle birlikte gülmeden geçirdiğimiz hiçbir an olmamasına rağmen hafızamda, yanında ciddi bir suratla objektife bakıyorum, bütün bu olup bitenden birkaç yıl öncesi sanırım. Tuhaf bir kare aslında, yüzyıllar öncesine ait suratlar sanki karşımdakiler, zamanın eskitemediği bir sen varsın, geri kalan her şey çoktan eskidi.
4 yorum:
Önce okumaya korkup sonra tüm cesaretimi toplayıp okuduğum ve içinden yitip gidenlerin çıktığı bir yazı daha. Biliyordum demeyeceğim. Bıktım bilmekten.
Syrakusa BB, güzellikleri anlatan mektuplar yazılsın artık diye bir veda bu aslında, ama sabahını katletmişim anlaşılan, affola.
Hiç suçun yok senin. olanı yazmaktan kim idam edilmiş ki benim sabahım ölsün! Kalemine sağlık. Takipteyim ... (Taksi!! Şu bloğu takip et!)
:) Syrakusa BB, teşekkür ederim, senin gibi sağlam bi kalemin takibinden memnuniyet duyarım..ben de takipteyim bilesin:)
Yorum Gönder