14 Eylül 2012 Cuma

To Rome with Love :)


İnsanlık için kısa, ama benim için uzun bir zamandır yazma isteğim yoktu pek sevgili blog. Yaşadıklarımı anlatma ihtiyacının nerden kaynaklandığını sorguladım bu uzuunn süreçte, herşey boş geldi gözüme, bi anlamsızlık sardı dörtyanımı. Döndüm demiştim son post'da ama, dönememişim gel gör ki. Deniz, güneş ve kumsuz bir yıl geçirdiğimden olacak devrelerim yandı, nötr bir ruh halinde sadece çalışıyordum bi süredir. Son bir haftadır canlandı biraz tabiatım, ama hala nekahat döneminde sayılırım.

Bi ara, seyyah olsam, gezip tozsam, bolca seyahat yazısı yazsam diye düşünürken, bunun ne kadar zor bir iş olduğunu anlamış bulunuyorum, aşağıda hatırladığım kadarıyla İtalya tatilimizin notlarını aktarıyorum ve tabi ki bir iki foto. Çıktığımız bu güzide yolculukta, kah gözümüzden yaşlar gelene kadar güldüğümüz, kah öfkelendiğimiz, kah korktuğumuz, ama her anını dolu dolu geçirdiğimiz her gün için, sevgili bernoulli ve sem'ciğime teşekkürler ediyor bu yazıyı onlara ithaf ediyorum :)
 
Ne demişler; söz uçar yazı kalır, gün gelir herşeyin sadece izi kalır, silüetler silinse de o anın hissi kalır, hatırladıkça güzel günleri, gelir yerleşir bi tebessüm dudaklarının kenarına, gözlerinde, yıldızlardan yapma süsü kalır :)

Napoli

İtalya'ya varışımızın ardından daha iki saat bile geçmemişti ki, Napoli'de bir marinada indirdiler bizi, etrafımıza bakınıp nerden gidilebileceğini kestirmeye çalışırken, bizim gibi cesuuur iki arkadaş gördük, gittik yanlarına, biz Pompei'ye gidicez dedik, peki ya siz? Hızlı bir tanışmadan sonra birlikte düştük yollara, önce tren istasyonunun bulunması, ardından bilet gişesinde derdimizi bir türlü anlatamamız vakalarından sonra bineceğimiz treni bulduk. Kime sorsak diğerini işaret ettikleri trenlerden birine bindik, ver elini Pompei. Kendi tur grubumuzla karşılaştığımız antik şehirde, tur rehberinin antika tavırlarına maruz kalsak da onlardan daha güzel bi gün geçirdik. Buz gibi bir limon- portakal karışımı içtik ki, bugüne kadar içtiğim en güzel meyve suyuydu, tek geçerim, yolunuz düşerse eğer bir gün, pompei'de antik tiyatronunun bulunduğu çıkışın hemen karşısında dizilmiş yerlerden birinde mutlaka içmenizi öneririm.
 

Sonra baktık akşama bizim tur Sorento gecelerine akacakmış, neyimiz eksik biz de gidelim dedik, atladık bi trene, Hindistan'da olduğumuza yemin edebilirdik, sesin hiç kısık olmadığı, sürekli birbirine yüksek sesle bişeyler anlatan bir kalabalıkla yolculuk yapıp, vardık Sorento'ya. Herşeyin limondan yapıldığı bu güzelim kasabada bütün vitrinler önce gözünüze hitap ediyor, renklerin içinde kaybolarak ince dar sokaklardan vardık bi meydana, sonra karşımızda bi mavi, yer gök üstelik. Bi sonraki deniz tatilimizi burda yapacağımız konusunda sözleştik, avare avare gezindiğimiz sokaklarıyla vedalaştık, otele dönmek üzere buluştuk tur ekibimizle. Programımızda şehir içi otel olarak geçen mekana gittiğimizde, yaşadığımız şok görülmeye değerdi. Yakınında yemek yenebilecek tek bir aile işletmesi olan, sanayinin içinde yer alan sevimsiz bi yerde konaklamak olmak üzdü hepimizi epeyce, odada koltuk minderinin bile 45 derece eğimle duruyo olması ilginç geldi haliyle. Ne yedik derseniz, tabi ki pizza, ama hayatımda yediğim en kötü pizzaydı haberiniz ola.
 
 

Roma -1.gün

Aşık olunası bir şehir, trafik yok, gürültü yok, herşey yavaş akıyor, slow city kavramının hayat bulduğu bu güzelim şehirde nereye dönseniz başka bi yaşama uzanan bir pencerede buluveriyorsunuz kendinizi. Turla mı gezsek kendimiz mi keşfetsek diye düşünürken, turla birlikte aşk çeşmesinde bulduk kendimizi, ilahi aşk, gerçek aşk, sonsuz aşk ve hepsi seçeneklerinden oluşan bir demet dilek bıraktık, paraları suya attık, euro yerine tl attım, yerli malı yurdun malı olsun diye. Fotoğraflar çektirdik bolca, oraya kadar gidip suyundan içmemek olmaz, tatsız tuzsuz ama içtik yine de. Öğlen bir değişiklik yapıp pizza yiyelim dedik, aşk çeşmesine sırtınızı dönün hemen sağınızda bir pizzacı göreceksiniz, bol yağlı patatesli bişeyler denedik, aç olduğum için mi bilmem ben beğendim. Sonra ordan ispanyol merdivenlerine doğru yol aldık, yol üzerinde hediyelik eşya dükkanlarını süzerek gittik, serbest zamanımızda fotoğraflar çektirip, en ünlü caddesindeki birbirinden ünlü mağazaların vitrinleri önünde gidip geldik. Kapıda bekleyen satış elemanları aklımızı başımızdan aldı, allahhımm bunlar ne ki dedik, herbiri bir model, ahhh İtalya ahhh diye iç geçirerek yürüdük sokaklarında. Sonra Pantheon'a gittik, biraz fotoğraf çekimi ardından bir kahve molası, içtiğim en sert espresso olması sebebiyle sevmedim, içine süt doldurttuk, şaşkın bakakaldılar bize, amaa nerde o canımm türk kahvesi. Geçtiğimiz her sokakta ağzım açık yürüdüm, ressamlar meydanında ( Piaza Navona ) meydanın büyüsüne kapıldık, sonra uzun bir yürüyüşün ardından Vatikan'a vardık, tek kelimeyle büyülendim, hacı da oldum la hacı. Muhafızlarından birine aşık olduk, çektiğimiz fotoğraf karesine girmesi için elimizden geleni yaptık, ne yazık ki flu ama gözlerime haspettiğimden zihnimde yüzü. İşte o an karar verdim, tezgahtar ya da muhafızla evlenebilirim, ayy kalim ben burda.

Akşam döndük otele, birazcık mola, sonra tur akacakmış romantik roma gecelerine, neyimiz eksik ben okurum şiiri size diyerek gittik yerlisi modunda bir otobüs durağına, tur otobüsü önümüzden geçti, bakışları süperdi bize. Trastevere'ye gittik, Tiver nehrini ışıklar altında görmek için, loş bir ışıkta dolunay parlıyordu gecede. Yemek yemek için bi yer bulduğumuzda saat onbuçuk olmuştu bile. Ayaklarımı hissetmememin ve yediğimiz makarnanın çiğ olması dışında herşey iyiydi. Kızlar wi-fi bulmuş olmanın saadeti içerisinde gömüldü I-phone'larına, ben bir on yıl daha ilkel kalma sözü verdim kendime işte o an da. Sonra çıktık elimizde harita, keşfede keşfede gittik bir otobüs durağına, atladık otelin önünden geçen birine, ama panikleyip soru sormamızla yanlış bi durakta indiğimizi farkettik son an da, bir durak yürüyerek vardık güzide otelimize.

Roma-2.gün

Roma'da ikinci günümüzde bağımsız gezdik bir gece önce tavaf ettiğimiz meydanları, önce Colleseum, bir saat bilet sırasında bekledikten sonra girdiğimiz o muhteşem arenada çok değişik duygular yaşadık, bambaşka bir coğrafyada bambaşka bi güne uyandığımızı daha iyi anladık, büyüleyici bir alanın ortasında o dönemde yaşananları anlamaya çalıştık, elbette yine artistik fotoğraf çekimleri yaptık, ışığın her anından faydalanıp harikalar yarattık. Çıktığımızda vakit çoktan öğleyi geçmişti, Batıkent metrosundan daha iyi öğrendiğimiz Roma metrosuna varıp, geldik İspanyol merdivenlerine, yemek yiyecek yer bakındık, o da ne Mc Donald's, daldık içeri, hiç ama hiç benzemiyor bizim ülkemizdekilere, fast food tarzından uzak bir dekorasyon, Roma kendine benzetmiş dedik herşeyi. Hiçbir yerde renkli tabelalar, neon ışıklar, göze batan reklamlar görmememin mutluluğunu yaşadık, şehrin dokusu bozulmasın diye herşey çok sade. Mc Donald's tabelası kahverengi, binaya gömülmüş bir şekilde, zor bulup gittik, o derece. Domuz eti olmasın diye anlatmaya çalıştığımız arkadaş, hepten eti çıkarmakta bulmuş çözümü hamburgerde, dolayısıyla ham'i gitti burger yedik. Şahane bir tiramusu yedik şehrin sokaklarında yaptığımız gezintinin yorgunluğunu atmak için. Ayrıca gördüğümüz her mağazaya dalarak alışveriş piyasasının nabzını tuttuk. Akşam yemeğni şöyle güzel bir mekanda yemeye karar verdik, insanların yoğun olduğu, cafe bar ların bulunduğu şık bir yere geçtik, ama cahillikten yine pizza ve makarna söyledik. Odun ateşinde tavukları görünce yanlış bir seçim yaptığımızı anladık ama iş işten geçmişti, bıçakla bölemediğim o pizzamsı şeyi zar zor yedikten sonra, bir de tavuk siparişi verelim dedik. Kesinlikle nefisti, hiç değilse aç kalmadan bu günü de atlattık dedik. Ve sonra ertesi sabah ayrılacak olmanın hüznüyle otele doğru yol aldık, bu defa kaybolmadan vardık.
 
 

Floransa - 1.gün

Floransa'ya gitmek üzere sabahın köründe yine düştük yollara, önce bir orta çağ kasabası olan Orivietto'ya uğradık, funicularla çıktığımız bir tepeye kurulmuş bu kasabada yaşamaktan hiç sıkılmayacağımı düşündüm, meydandaki katedral, cafe'ler ve o gizemli sokakları aşık etti bizi kendine. Bir kahve içtik şirin bi sokağında yer alan bir cafe'de, insanları izledik biraz, tarihi soluduk, sonra Floransa'ya gitmek için yeniden koyulduk yola. Floransa diyince hep ben de oluşan algı, albenisi yüksek bi şehirdi, ama Roma'dan sonra kesinlikle sönük kaldı diyebilirim. Katedrali büyüledi ama, olağanüstü bir yapı. Akşam otele dönüş için buluştuk katedralin merdivenlerinde tur ekibimizle, Montecatini'ye vardık, termal otellerin yer aldığı sayfiye yeri modundaki bu küçük şehrin havası iyi geldi bize. Yemek yemek için saatlerce yer aramamız ve ayaklarımızın mahvolması bile bozamadı moralimizi.

Montecatini denizi olmayan ama buna rağmen insana huzur veren çok sevimli bir tatil kasabası, İtalya'da yediğimiz en iyi yemekler kesinlikle buradaydı. Nerde bizim olağanüstü mutfağımız desem de Tagliata'yı denemeden gelmeyin, zaten size hitap edecek çok şey bulamayacaksınız.

Floransa- 2.gün

Pisa kulesine gitmek üzere çıktık otelimizden, tren istasyonunda bilet almak için kuyrukta beklerken, birkaç beceriksiz turist sayesinde bineceğimiz tren gözlerimizin önünden ayrıldı istasyondan, bi sonraki trenin 3 saat sonra olması nedeniyle biraz kaçtı keyfimiz, neyse dedik ve Montecatini sokaklarını keşfe devam ettik, yemek yemek için gözümüze kestirdiğimiz temiz ve düzenli bir cafe'de önce korka korka pizza deneyelim dedik, aldığımız o lezzetten sonra kendimizi kaybettik. Limonçello denedik, benim için çok sert bi içki olduğuna kanaat getirdim, ilk yudumla sınırlı kaldı benim deneyimim.

Geldi tren saati, kalktık doğru istasyona, 2 numaralı peronu bulmadık bir türlü, kıyıda köşede kalmış bir treni görüp koşmaya başlamamızla kondüktörün kapanan kapıları gösterip, el kol hareketleriyle bize nasıl açılacağını tarif etmesi ve bizim yapamamız, adamınsa delirmesini görmeliydiniz. Kalp atışlarımın hiç bu kadar yükseldiğini hatırlamıyorum son on yılda, nasıl bi adrenalindi o allahım. Bindik kan ter içinde trene, derken kondüktör geldi bi yarım saat geçtikten sonra, biletler dedi, gösterdik rahat rahat, neden valid etmediniz dedi, baktık şaşkın şaşkın, görmedik turnike filan atladık dedik, nerden bindiğimizi açıklamak üzere aldım sözü. Montetacitini'yle monte kristo, montekonti bilmem ne diye dalga geçtiğimden, aklıma gelen seçenekleri içimde tutup, monte diyip kızların yüzüne bakmam yetti üçümüzün gözünden yaşlar gelmesine. Nasıl bir gülmedir o adamın yüzüne bakamıyoruz, yaşadığımız ağır travmanın etkisiyle olsa gerek dilimiz tutuldu. Sonradan inince öğrendik ki bir turnike yok geçiş için ama bileti valid edecek bir cihaz varmış ve bunun yapılmaması suçmuş, kondüktörün iyi gününe denk gelmişiz anlayacağınız.

Pisa kulesini doğrulttuktan, onlarca fotoğraf çektirdikten ve bulduğumuz şahane bir ayakkabı mağazasında uzuunn bir süre geçirdikten sonra düştük dönüş yoluna, ineceğimiz istasyona yaklaşırken kalkıp kapıya yöneldik, yolumuza fırladı birkaç serseri, türkçe arabesk bir şarkı açtı birisi, daha önce ineceğimiz istasyonu sorduğumuz bir çocuğun durumu anlayıp bizimle konuşmaya başlamasından sonra, bizi birlikte sanıp uzak durdular biraz olsun, ama kesinlikle sağlam korktuk.
 
 
 
Verona

Garda Gölü, görülmeye değer bir yer olmamakla birlikte yediğimiz en iyi yemeklerden birisini burda bulmamız açısından unutulmazdı, ilk kez ekmek tazeydi, salata anlayışımız aynıydı ve o somon ile kalamarlar nefisti. Biz göl beklerken adeta bir deniz ile karşılaştık, sakin bir kasaba yerine Antalya'dan kesitleri andıran bir kalabalıkla karşı karşıya kaldık, hayallerimizdeki gibi olmayan Garda Gölü'nü ardımızda bırakarak, çıktık yola, doğru Verona'ya. Olağanüstü bir şehir olduğuna dair sürekli atıp tutan rehberimizin şehircilik zevkinin olmadığını orda kavradık, o olağanüstü şehirlerden sonra Verona çok heyecanlandırmadı bizi. Juliette'nın evinde bol bol fotoğraf çektirdik, dilekler tuttuk heykelin memesini tutarak, gelenekmiş napalım. Duvara yazılmış aşıkların adları bir renk cümbüşü yaratmış adeta, biz de bulabildiğimiz bir minik alana yazıverdik adlarımızı. Sevdiceğimiz olmadığından kendi adlarımızla yer aldık Juliette'nin dilek duvarında, darısı sevgiliyle çıkılacak ilk yolculuğa.

Venedik

Gördüğümüz en güzel meydanlardan biri, San Marco Meydanı karşıladı bizi Venedik diyarında, önce Murano adasına gittik, başımıza güneşin geçmesine aldırmadan cam işçililği takılarla bezenmiş vitrinlerden daldık içeri, girdiğimiz her dükkanda mozaik dairesel kolyelerden aradık uygun fiyata, adanın başından sonuna kadar gidildiğinde gittikçe azalan rakamlarla karşılaşıyosunuz, sakın ola ilk gördüğünüz dükkanın büyüsüne kapılıp da alışveriş yapmayın derim. Sonra döndük o güzelim kanallar şehrinin daracık sokaklarına. Gondol gezisi yapmak istedik, 3 kişi olunca 6 kişiye tamamlayabilmek için oturup hüzünlü hüzünlü bir kanalı izledik, halimize bakıp acıyan gondolcu yakışıklı, üçünüz için bir güzellik yapcam dedi, sadece güzel kızlara indirim yapıyorum ona göre diye de ekledi. Atladık gondola, kurları, sesi ve o büyülü manzara eşliğinde geçtik o güzelim kanalları. Hiç bitmese zamanı unutabilirdik belki kimbilir. Sonra yine karada bulduk kendimizi, gerçeklik diyarında. Baştan başa kaybolduk labirentlerinde, sonra elimizde harita bulduk yine kendimizi meydanda, birer dondurma alıp kurulduk merdivenlere, teslim ettik ruhumuzu yan cafede ki orkestranın sesine.
 
 

 

18 yorum:

Beyaz Sayfa dedi ki...

ouuu la ! la! :):):)

Erdi Karadeniz dedi ki...

Ama böyle de nispet yapılmaz ki :P :))

suvebeyaz dedi ki...

Erdi Karadeniz:))
yapılır yapılır:)) kırk yılda bir gezmişim şunun şurasında:)

sırrakalem dedi ki...

bir dahaki sefere beni de aaaal :))

suvebeyaz dedi ki...

sırrakalemcimm sen iste yeter ki, haver veririm bi sonrakinde bak ona göre:) artık kısmetine italya mı olur havana'mı olur bilmem ama:)

Anonymous dedi ki...

I have a problem with the overall premise of your article but I still think its really informative. I really like your other posts. Keep up the great work. If you can add more video and pictures can be much better. Because they help much clear understanding. :) thanks

matias dedi ki...

bir ruzgarın ucus seriveni:)

suvebeyaz dedi ki...

:)
serüvenden serüvene esiyor o rüzgar:)

crazywomanrosemary dedi ki...

oyyyu!ben görmeyeli yazılar konmuş derin derin okumaya gelicim canım:))

suvebeyaz dedi ki...

rosemarycimmm beklerim :)))

matias dedi ki...

mutlu bayramlar suvee
guzel gecsin; beyazına kan sıcramadan:)

sırrakalem dedi ki...

biliyorum girmiyorsun ama gelirsen, vaktin olursa ödülün var bende suvebeyazcım.

absalom dedi ki...

pek sevgili su ve beyaz...
oncelikle selam ederim roma iyidir severiz sayarız kendilerini.

şimdi müsadenle itiraf ediyorum benim bu blok alemiyle tanışma hikaydir...
ben bildiğin kazmaydım vallahi.
blog denen bir şeyi duyuyordum amma merak edip bile girmemiştim...
bi arkadaşa bakıp çıkacağım bile dememiştim.

günlerden bigün sevdiğimiz bi arkadaş italyaya gidecek...

aradım şole didim...içerik aynı amma kelimeler karışabilir malum part time alkolizm var serde:))

-lan şu bi yapı var ya fi tarihinde yapılmış adını çıkaramadım şimdi tepesinde gozü var

-ne gozü lan?

-oğlum tavanda cam bir kubbe var cam mıydı o bak bilemedim şimdi o var ya hani

-eee?

-onun fotosunu çek bolca...

-kardeşim adını solesene mekanın salak mısın sen

-sensin salak bar mı lan bu ne mekanı...girişte kocaman latince luisin oğlu falan gibi bişi yazıyo

-hangi luis?luis alberto mu hahahaa

-kapa lan kapa şimdi adını bulup arıcam


boyle bir güzide sohbetten sonra adını hatırlayamadığım lakin fotoğraflarındaki ayrıntılar bana lazım olan mekanı gogıla yazdım.
nasıl yazdığımı sakın sorma küserim:))

bisürü siteden birine girdim bi hanımkız gezsmiş gormüş fotolamış bi de sayfaya koymuş...
yorum yap diyo yapamıyorum.

kaydol diyo...
o yorumdan başka bi sayfaya başka bi sayfaya derkene ben kaydoluyum daha rahat yorum yaparım didim...

ve blogspota bolecene kaydoldum.

ha bana ne bundan dersen.
kırılırım gücenirim haberin olsun.

mektubuma son verirken sorqanlara selam ederim.

pul.

not,
hadi aynur evlendi cecil zaten psikolojik deli ben dersen bıraktım bu işleri...
de...
sen niye yazmıyosun?

bilemedim yani.

suvebeyaz dedi ki...

matias:)))
cümleye bak yaa, ooyy oyy, pek parlak geçmedi ama berbat da sayılmaz:)
senin iyi geçmiştir dilerim:)

suvebeyaz dedi ki...

sırrakalemcim hemen bakıyorum:)ayyy ne ödülü acaba, heyecanlandım bak:)
bu aralar pek fırsatım olmadı bloga, ne yazasım kaldı ne anlatasım yahu:)

suvebeyaz dedi ki...

absalom:))))
eneee bloga başlama hikayen hakkaten ilginç:) ne imiş o güzide yapının adı, ben de çıkaramadım bak:)) Roma pek güzel bi yer ama ya, ayrılırken gözlerim doldu, Floransa'ya gidiyoduk ha Ankara bile değil:)
ya yazma isteği kalmadı be absalom, niye anlatıyorum dedim bir gün kendime,boş geldi birden heşey:)
o psikolojik deliye sesleniyorum burdan, nerdeysen bi ses ver:)
Aynur'a lafım yok, o şimdi vakit bulamıyodur zaten yazmaya:)
sen yaz hiç değilse ya arada, yazmasam da okuyorum :)

Ebru dedi ki...

Anammm kıskançlık verici bir konu olmuş ama kaçtım geldim bi daha gelcem.

suvebeyaz dedi ki...

Ebru:))
en kısa zamanda darısı sana o zaman:)
bekleriz her daim, gel tabi:)

Yorum Gönder